Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 278  Mart 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce

İKÖ-AB Forumu  

Salat’ın Namaz’a Dönüşümü

UZAKTAN KULAĞA HOŞ GELEN DAVULUN SESİ... 

Arkaik Çerçeveleri Aşmak 

Öze Dönüş 

İçmeden Sarhoş Olmak   

Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

Ayrı Dünyalar

Arif KAYA

 UZAKTAN KULAĞA HOŞ GELEN DAVULUN SESİ...

 

Türkiye, kara sevdalı bir aşık gibi hala AT’ın(Avrupa Topluluğu) kapısından içeri buyur edilmeyi bekleyedursun, ben Osmanlı torunu bir Türk olarak ata atlayıp Viyana’yı 3. kez kuşatmaya bile gerek kalmadan demir kanatlı kuş ile seyr-ü sefer eyleyip o kapıdan içeri girdim.

Güneşin yükseldiği Doğu’dan, resmi ideolojinin okulları vasıtası ile tornadan geçirip "düzene uygun" hale getirmeye çalıştığı kafalarımıza  yıllardır şişirircesine "çağdaş uygarlık düzeyi" olarak anlattığı muasır medeniyet kulübüne dahil ülkelerden birine gittim. Hani şu "kaf dağının ardındaki masal ülkesi" diye bahsedilen ve bu ülkede "devrim, darbe, muhtıra, süreç, bildiri" dahil her bi şeyin uğruna, toplumun o yöne yönlendirilip, o çizgiden sapmaması amacıyla yapıldığı Batı’ya ulaşıp o dünyayı dünya gözüyle görebilecektim sonunda. Nihayet ben de fakülte yıllarında bazı hocalarımızın yurtdışındaki günlerine ait anılarını anlatmaya başlarken kullandıkları "-Ben ...... de/da iken..." ibaresiyle söze başlayıp "-Biz adam olmayız azizim, onlar aya biz yaya" diye sözü bağlayarak hava atıp caka satabilecektim.

Ne yalan söyleyeyim şimdilerde ana okullarında, eskilerde ise orta öğrenimle birlikte verilmeye başlanan ve üniversite yıllarında da sürdürülmesine karşın ne hikmetse bi türlü iki kelam edecek kadar bir Allah’ın kulunun öğrenemediği üç çağdaş(!) dilden birine ait yetersizliğim, doğrusu beni epey endişelendiriyordu. Yüksek öğretimle ilgili kurulun milli güvenlikle ilgili kurulu, ulusal güvenliği yakından ilgilendiren yurtdışı görevlendirmeler konusunda bilgilendirdiği ama her türlü maddi desteği esirgediği sevgili ülkemde, buna bir de günden güne ağırlaşan ekonomik problemleri ekleyiverin. Hülasa iyi-kötü kahrına cefasına alıştığımız ve her geçen gün "Allah’ım sen aklıma mukayyet ol" diye dua ettiğimiz bu ülkeden ayrılmak kolay olmadı hani.

Lafı uzatmayalım "Ya Allah, Bismillah" diyerekten, dolar engelini de aşaraktan vardım dayandım Avrupa’nın kapısına. Çok çok uzaklarda, taa dünyanın öbür ucunda olan bir başka masal ülkesinin yörüngesinde olup onun küçüğü olmaya çalışsak da; "yeni dünya"daki macera dolu o ülkeyle maceradan maceraya atılsak da; "Avrupa! Avrupa! Duy sesimizi. Bu gelen Türk oğlu Türk’ün ayak sesleri" diye nara ataraktan Batılılaşma sevdamızın(bazıları ihanet diyo) ilk göz ağrısı olan bu "eski dünya"ya "günaydın" dedim.

Derken efendim şu masal dünyasını bir dönüp dolanayım diye, ayağımda demir çarık, elimde demir asa yola düşüp az gidip uz gittikten sonra, garip Anadolu’nun gariban bir bozkır çocuğu olarak, şairin deyimiyle viraneleri görmeye alışkın olup da kaşaneleri görünce,  anladım ki köyden inmişim şehire, şaşırıverdim birdenbire. Aklımı fıydıttırıverecektim gı. Yazın tozdan, kışın çamurdan geçilmeyen şehirlerin sokaklarında gezinmeye alışkın; gecekondulaşma, altyapı hizmetlerinin yetersizliği, çarpık kentleşme, betonlaşma, trafik karmaşası, çevre kirliliği ve daha binbir sorunla boğuşmaktan şaşkın biri olarak, bir belediyenin bir beldeyi her yönüyle nasıl imar ettiğini, sorunları neredeyse tümüyle çözüp şehrin her köşesine mührünü vurduğunu dünya gözüyle bi kerecik görebilme bahtiyarlığına eriştim. Tek cümleyle özetlersem tarihi ile bugünü buluşturmuş; elektrik, telefon dahil yeraltında olup altyapı sorunu olmayan; temiz, gürültüsüz, yeşile ve çiçeklere bezenmiş; ne tümsek ne de çukur olmayan yolları, kaldırımları ile trafik, otopark sorunu olmayan; binlerce olduğu halde başıboş bir tane bile köpeğin olmadığı; sorunların olabildiği ölçüde en aza indirgendiği bir şehircilik. Sakinlerinin sükunet içinde, sorunlardan uzak yaşayabilecekleri, gezebilecekleri dört dörtlük bir şehir. Böyle bir şehirde ister kadın olun, ister çocuk olun, ister yaşlı olun, ister bedensel engelli olun her şey size yani insana göre düşünülmüş, kolaylaştırılmış. Belediyecilik konusunda bu ülkede bir benzerinin olmadığını, bu gidişle bu kafayla da kolay kolay olamayacağını not ederek şehir ve şehircilik konusunda haklarını teslim ettiğim için daha fazla anlatıma lüzum görmüyorum. Yalnız şehirler değil köylerinin dahi bizim Anadolu’daki köylerle isim benzerliği dışında hemen hemen hiçbir benzerliği yok. Bir köyün, bir kasabanın, bir şehrin ve giderek bir ülkenin her karış toprağının nasıl değerlendirilip bayındır hale getirildiğini, yerinde görmeden, incelemeden anlamanın imkanı yok. Mekana ait  gördüklerimizi kısaca naklettikten sonra bulunduğumuz süre içerisinde gördüklerimiz, yaşadıklarımız çevresinde Batılı düşüncenin ve hayat tarzının arka planını anladığımız ve dilimizin döndüğü kadarıyla anlatmaya çalışalım dilerseniz.

"İlm’el yakin"den "ayn’el yakin"e terfi...

Hem ziyaret hem ticaret misali, mesleki bilgi ve görgümü arttırmak için gitsem de, şehri ve şehrin insanlarını tanımak için her fırsatta dışarı çıkıp ".......kazan, ben kepçe" ayaklarıma kara sular ininceye kadar dolaştım. Dil yetersizliğim nedeniyle ne yazık ki o kültüre ait insanlarla fazla diyalog kurma imkanım olmadı. Fakat bir zamanlar yedi düvele karşı savaş vermiş ve çok geçmeden de yaşanılmaz hale gelmiş/getirilmiş topraklarından iş bulmak, yüksek öğrenim yapmak veya daha başka sebeplerle yedi iklime dağılmış bu toprağın insanlarından bir şeyler öğrenme imkanım oldu.

Uzunca bir süredir zihnim Batı düşüncesi ve Batılılaşma serüveni ile alakalı konularla meşgul idi. Yıllarca okuyup düşünerek, dinleyip seyrederek ulaştığım bilgileri test etme, değerlendirme imkanına kavuşmuştum. Okulda, medyada, sinemada, devlet erkanının nutuklarında anlata anlata bitirilemeyen dünyanın eşiğinde değil içinde idim artık.

Önce size şehrin sokaklarını arşınlarken gözüme takılan ve aklımda kalan "sokaktaki insan manzaraları"ndan birkaçını tasvir etmeye çalışayım.

Kilisenin kapısında elinde şarap şişesi, yüksek sesle kendi kendine bir şeyler konuşan, kimsenin kendisiyle ilgilenmediği ihtiyar adam; gündüz veya yağmurlu bir gecenin geç vakitlerinde köprü üstünde veya şehrin değişik mahallerinde çoğu eski Doğu Bloku’ndan gelmiş, müşteri(!) bekleyen kadınlar; insanların gelip geçtiği bir yol kenarında enjektörü, çakmağı yanı başında olduğu halde, aldığı uyuşturucunun etkisiyle kendinden geçmiş genç adam; katedralin önündeki meydanda kendi aralarında eğleşip vakit geçiren punkçu, hevi metalci ve ayrıca sokak ortasında, kanal etrafında, parklarda, meydanlarda içip eğlenen, sarmaş dolaş olan gençler; önündeki kağıda "yaşamak için" yazıp yanında köpeği ile, kitap okumakta olan dilenci; üstünde yırtık pırtık bir elbise, başında eski püskü bir kasket, sırtında üzerinde çeşitli batıbesk sözler yazılı gitarı ile kah dilenip kah çöp kutularını karıştıran, yerde bulduğu yarısı içilip atılmış sigarayı alıp keyifle tüttüren zavallı adam; kanal boyunda veya şehrin muhtelif yerlerinde sabah akşam mütemadiyen içen, orada burada sızıp kalan sarhoşlar; siyah elbiseleri ve siyah fötr şapkaları ile ailecek veya oğulları ile gezintiye çıkmış yahudiler ya da ne zaman görsem devamlı cep telefonuyla konuşan bir yahudi; kanal kenarındaki bankta arada bir çantasındaki şarap şişesinden bir-iki yudum alıp sigarasının dumanını savurarak gözleri uzaklara dalıp gitmiş genç kadın; yanında gezdirdiği köpeği kaldırımın üzerine ihtiyacını giderince taşıdığı poşeti ters çevirerek onu içine alıp temizleyen kadın; bisikletinin arkasındaki sepet kısmına küçük çocuğunu yerleştirip bisikletle şehirde gezintiye çıkmış anne veya babalar; parkta yatalak annesini hava almaya çıkarmış oğul ve yine parkta zihinsel özürlü oğullarının elinden tutup dolaştıran anne-baba; ve ilaahir...

Batı medeniyeti laik bir yapıya sahip olmasına rağmen yine de Hıristiyan-Yahudi kaynaklı ve Grekoromen(eski Yunan ve Roma) temelli bir karaktere sahiptir. Ve bu kültürün insan ve toplum hayatına yansıyan en belirgin yönü dünya hayatını eksen almasıdır. Kıtasından çıktığı günden beri yüzyıllarca bütün dünyanın insan, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini  yağmalayan Avrupa, sömürdüğü toprakları bir sürü sorunla başbaşa bırakarak kıtasına geri döndüğünde-dönmek zorunda kaldığında sömürgecilikten elde ettiği serveti akıllıca kullanarak köyleri, şehirleriyle tüm kıtasını sorun çıkmadan yaşayabileceği, insan ve tabii kaynaklarını yağmaladıkları ülkelerin insanlarının dahi imreneceği, gelmek isteyeceği şekilde imar etti. Dini değil de dünya hayatını "zorlaştırmayın, kolaylaştırın; nefret ettirmeyin, sevdirin" ilkesi uyarınca düzenleyen Batılıların, dünya hayatını doyasıya yaşayabilmeleri için eğitimden sağlığa, ekonomiden yaşadığı yerin sorunlarına kadar çözmesi gerekirdi. Nitekim de öyle yaptılar. Toplumun hemen her kesimine sağlık, eğitim ve çeşitli sosyal güvencelerin sağlandığı o ülkede işsizlik maaşı ve asgari ücretin her ikisi de yaklaşık altıyüz $’ın üzerinde idi. Ayrıca faiz oranları ve enflasyon % 3-4 gibi ihmal edilecek oranda düşüktü. Paradan para kazanma, kısa yoldan köşeyi dönme, üretmeden tüketme anlayışının kötü görüldüğü Batı toplumunda çok değil ama verimli ve disiplinli çalışıldığı bir gerçek. Ürünlerini şehirdeki günübirlik pazarda satıp yanında taşıdığı yazar kasadan anında fişini veren köylü; belediyenin şehrin her tarafına koyduğu kullanılmış kağıt, karton, cam ve plastik şişe kumbaralarına bunları biriktirip atan şehirli; bu ülkede dört-beş kişinin yaptığı işi neredeyse tek başına dinlenmeden büyük bir aşkla yapan profesör; insanı için, insana dair ne türlü hizmet varsa düşünmüş, gerçekleştirmiş ve halen de devam eden bir belediye ve devlet.

Kendi ülkelerinde, kendilerine uygun bir sistemi oturtmuş ve işletmeye çalışan Batılı ülkelerin özellikle kendi kültürlerine yabancı ülkelere nasıl muamele ettiklerini ise izah etmeye gerek yoktur sanırım. Sömürgecilik iliklerine kadar işlediği için dünyaya hala efendi-köle, sahip-parya bağlamında bakıyorlar. Batı ile ilgili düşüncelerimde esas olarak yanılmadığımı müşahade ettim. Gidip görmeden önce serdettiğim şu kanaatlerim değişmedi, şimdi de altına imzamı atarım. "Asla ait olmadığımız ve olamayacağımız bir dünyaya adapte olmak, onun çekip çevirdiği, itip kakıp horladığı bir üyesi olmak yerine; kendimize ve Allah’a (O’nun bizim için seçip beğendiği ve razı olduğu din-İslam-e) güvenip dayanarak, etrafımızdaki  komşularımızla ve ait olduğumuz dünyadaki insanlarla işbirliği yaparak, devletle millet arasındaki ayrılık-gayrılıkları gidererek çözemeyeceğimiz sorunumuz yoktur."

Hayatı yaşamak ya da hayat...gerçek...

İğneden ipliğe binlerce çeşit ürünün bulunabildiği, şehrin hemen dışında bulunan devasa alışveriş merkezlerinden birinin poşetinin üzerinde yazıyordu yukarıdaki ibare. Gençlerin çeşitli hizmetler vaat edilip "İsa seni seviyor" şeklinde şehrin değişik yerlerindeki panolara ilan verilerek, genç-yaşlı diğer insanların da org konseri benzeri faaliyetlerle kiliselere çekilmeye çalışıldığı bir ortamda "dünya hayatı" debdebesi, hemen ulaşılabilirliği ve tüm çekiciliği ile ortada durmakta idi. Katedral, kilise ve şapeller boş, loş, ıssız ve sessiz iken; onların duvarlarının dışındaki dünya alabildiğine dolu, kıpır kıpır ve cıvıl cıvıl idi. Teşbihte hata olmazmış görenler daha iyi bilir; sanki Ankara’daki Kocatepe camisinin  içi-avlusu ile altındaki alışveriş merkezinin çarpıcı, düşündürtücü farklılığı gibi. Müsaadenizle şehrin tam kalbinde yer alıp diğer bir simgesi olan katedralinden de birkaç cümleyle bahsetmek istiyorum. Katedralin iç ve dış duvarları yüzlerce heykel ve resimle dolu olup inanılmaz bir taş işçiliği göze çarpıyordu. Katedrali dikkatlice gözden geçirdiğimde insanoğlunun tarih boyunca ortaya koyduğu mimari eserlerin en güzellerinin inancından esinlenerek yaptıkları olduğunu bir kere daha anladım. Fakat mabeddeki(katedraldeki) bu aşırı görsellik ve ihtişam, abd’in(kul’un) mabudunu tefekkür etmesine, ibadetine mani oluyor bana göre. Dikkatimi çeken ve dikkatinize sunacağım iki ayrıntı daha. Katedralin bir nevi müze gibi olan kısmında yer alan bir tabloda anadan üryan kadın ve erkeklerin topluca resmedilmesi ve ana sütunların birindeki bir levhada yazılı "Amerikan askerleri özgürlük için burada canlarını verdiler" yazısı.  Din(inanç) kamusal alandan, toplum ve devlet yaşamından ırak olunca(laiklik); ölüm sonrası düşüncesi de insanların zihninden, gündeminden uzaklaşınca-uzaklaştırılınca(sekülarizm); geriye cumhur’un/demos’un kendi başının çaresine bakması, oyun ve eğlenceden ibaret olan dünya hayatına razı olup onu gönlünce yaşaması kalıyordu.

"İki dünya"da anlayış, felsefe ve kültürün farkli olduğuna dair tespitime, o dünyadaki şu izlenimlerimi okuduğunuzda eminim siz de bana hak vereceksiniz. Bir fakültenin mensuplarının yemek yedikleri yerin duvarları  pornografik çizimlerle kaplı idi; yine aynı yerde öğle yemeklerinde isteyenler için alkollü içkiler mevcuttu; hoca-asistan ilişkisi bir üst-ast ilişkisi gibi değil iki arkadaş ilişkisi gibi olup çalışma hayatında dış görünüş(kılık-kıyafet) dikkate alınmayıp bilgi, beceri yani keyfiyet ölçüt olarak alınıyordu; hiçbir dilenci, hiçbir esnaf sizi rahatsız etmediği gibi satılık her ürünün fiyatı üzerinde olup pazarlık pek söz konusu değildi; sabahları, akşam üstleri ya da hafta sonları insanlar köpeklerini gezdirmeye çıkarıyordu( ha bu arada unutmadan söyleyeyim, alışveriş merkezlerinde kedi-köpek ihtiyaçları için büyük reyonlar vardı, belediye onların ihtiyaç gidermeleri için şehrin değişik yerlerinde özel yerler yapmasına rağmen sokaklar dikkat etmezseniz üzerine basabileceğiniz köpek pislikleri ile dolu idi); yaşı ne kadar ileri olursa olsun kadın-erkek herkes hayata dört elle sarılmış, yürüyüşe çıkıyor, koşu yapıyor, bisiklete biniyor, fiziksel bakımlarını ihmal etmiyorlardı; esnaf yaz aylarında dükkanına kilit vurup, vitrinine de yazarak yıllık izne çıkıyordu; pazar günleri büyük alışveriş merkezleri kapalı idi; ne korna çalan, ne bağırıp çağıran, ne gürültü patırtı, ne kavga, tam bir sessizlik; her yerde sarı, siyah, beyaz ırktan, değişik milliyetlerden ve dinlerden bir sürü insan.   

Tek gaye, tek gerçek dünya hayatını alabildiğine yaşamak olunca insanın yaratılıştan gelen bedeni ihtiyaçları da alabildiğine abartılı bir şekilde doyurulma yoluna gidiliyor. Son tahlilde bu durum doyumsuzluğa, huzursuzluğa kapı aralamakta. "Allah’tan korkma ve kuldan utanmanın" büyük ölçüde rafa kaldırıldığı bir ortamda ölçüler değişmekte, ölçüler hani şu eski Yunan efsanesinde Olimpos dağında oturan tanrılardan ateş çaldığı söylenen Promethe benzeri, yaratıcıyı göklerin ilahı ilan ederek yeryüzünde özgürlüğünü ilan eden insanların  "istek ve arzuları"na göre belirlenmekte.

Kadınların, kızların bırakın evlerinde oturmayı, evlerindeki kıyafetleri ile hatta yer yer neredeyse yatak odası kıyafetleriyle sokaklarda gezdikleri; gençlerin kızlı-erkekli sokak ortasında, parklarda sarmaş dolaş olduğu; alkollü içkilerin neredeyse her yerde su gibi içildiği; kadın-erkek yoğun bir sigara içiminin olması bir yana(yerler izmarit dolu idi)  uyuşturucuların rahatlıkla alınabildiği; çıplaklığın neredeyse her yerde her şeyde sereserpe sergilendiği; şehrin merkezinde ve değişik yerlerinde seks shop(dükkan)ların bulunduğu; cinsel sapıklıkların her türlüsüne yol verildiğinden aile kurumunun ciddi bir sarsıntı geçirdiği; sıradışılığın sıradan hale geldiği; değişken olmayıp sabit kalan fazla bir şey kalmadığından tutunacak dalın fazla kalmadığı bir dünya.

Zevk-i sefanın, lüks ve tatlı hayatın öncelendiği bu dünyadaki insanların büyük çoğunluğunun kulaklarının dünyanın büyük çoğunluğunun yaşadığı diğer kısımlarındaki sorunlara sağır kaldığı da bir gerçek. Hatta o insanlar, onlarla aynı ülkede ve aynı şehirde  olsalar bile. Pahalı parfümeri ürünlerinin satıldığı bir mağazada etrafı gözleyip göz kulak olan siyah takım elbiseli, siyah gözlüklü siyahi adamlar; incik boncuk, ıvır zıvır şeyler satarak üç beş kuruş kazanmaya çalışan kara derili insanlar; vücutlarını satarak o toplumda tutunmaya çalışan çoğu eski  Doğu Bloku’ndan gelmiş kadınlar; gözlerden ırak parklarda, şehrin kenarlarında, harap binalarda yaşamaya çalışan sığınmacılar; baskıların, işsizliğin, sefaletin, umutsuzluğun kol gezdiği ülkelerden gelip gecesini gündüzüne katarak çoğu zaman onların yapmaktan kaçındığı çeşitli işlerde çalışarak insanca yaşamaya çalışan insanlar ve kendilerinden bile olsa sarhoşlarıyla, dilencileriyle, uyuşturucu kullananlarıyla, toplumun içinde fakat aynı zamanda dışında yaşayan gençlik gruplarıyla madalyonun öbür yüzündeki dünya.

Her şeyin insan için, insanın rahatı, refahı için düşünülüp özgürlük adına ferdiyetçiliğin kışkırtıldığı bir dünya. Uzun lafın kısası dünya hayatına razı olup onu bir başkasının özgürlük alanını ihlal etmeden, ne pahasına olursa olsun her yönüyle yaşamaya çalışanların dünyası.

Olmayacak duaya amin demek...

Coğrafi, tarihi, dini, kültürel açılardan ortak özellikler taşıyan Avrupa bir ve birlik olma yolunda hızla yol alırken, ulusal sınırlar sembolik hale gelip kalkarken başka yerlerden başka başka sebeplerle gelmiş insanlar da yaşamakta oralarda. Bir zamanlar "saldım çayıra, Mevlam kayıra" anlayışıyla yaban ellere gönderdiğimiz  insanımız diyar-ı gurbette kimliklerini korumak, o dünyada kaybolup gitmekten korunmak için birbirlerine ve inandıkları değerlerine sarılma ihtiyacı duydular. Buralarda kaybolmaya yüz tutan, farkında olunmayan nice bizi biz yapan değerler, oralarda yeniden keşfedildi, değer kazandı, camiler bile hayatın merkezinde olup asli fonksiyonlarını yeniden kazandılar. Buralarda sistem tarafından değer verilmeyip görmezlikten gelinen bu insanlarımız hem döviz getirirler, hem de çağdaşlaşırlar ümidiyle oralara gönderilmişti. Fakat onların hesap etmediği gelişmelere sahne oldu yurt dışına göç hadisesi. Bu konu başlı başına geniş bir konu. Bu nedenle bir-iki gözlem aktarıp kapatalım bu bahsi.

Avrupa nezdinde "Türklük ve Müslümanlık" ele alınırken aradaki "ve" kaldırılıp aynı olarak müteala ediliyor. Hemen hemen her şeyin değişip başkalaştığı o farklı dünyada da bu ülkenin insanları maalesef buradaki gibi orada da farklı gruplarda, farklı yerlerdeler. Kaç neslin doğup büyüdüğü o topraklara başlangıçta geçici kaydıyla gidenler, şimdilerde kalıp yerleşmenin hesabını yapıyorlar. Hele geldikleri topraklardaki siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel açıdan kötüye gidiş, cumhur’dan gitgide uzaklaşıp bağını neredeyse koparan cumhuri idarenin varlığının dayanılmaz ağırlığı, gurbetçilerin "gurbet ellerini mesken tutma, görüp oraları buraları unutma" düşüncelerini kuvveden fiile çıkarmaları için zorluyor adeta. Ve buradaki kötü durum aynı zamanda onların orada kalmalarının, yerleşip o ülke vatandaşlığına geçmelerinin bahanesi, rahatlatıcı nedeni oluyor bir bakıma. Bu ülkenin kurtarıcıları(!) ülkeyi kurtarma düşüncesinden vazgeçmedi ama her türlü baskıdan bunalan insanları kurtulma umudundan vazgeçip çareyi başka ülkelere gidip yerleşmekte aramaya başladı bile. Hal böyle iken zaten bir başka ülkede olanlar da dönme düşüncesinden yavaş yavaş vazgeçiyorlar. Bedeni bu ülkede, kafası ve kalbi o topraklarda olan insanların aksine, bedeni o topraklarda kafası ve kalbi bu topraklarda olan bu ülkenin öz evlatları dillerinden bu ülkeyi düşürmüyorlar, iyi haberlerle sevinip kötü haberlerle üzülüyorlar.

Asla ait olmadığımız-olamayacağımız o dünyaya dahil olmaya, parçası olmaya uğraşmak yerine coğrafi, dini, tarihi, kültürel açıdan ait olduğumuz dünyaya dönmeliyiz yüzümüzü, yönümüzü. Batı’yla diyaloğa; onların sahip olduğu birikimden faydalanmaya; inancımıza ters düşmeyen noktalarda işbirliğine evet, fakat onlar gibi yalnızca dünya hayatına razı olmaya; Allah’ı unutan ve Allah’ın kendilerini kendilerine unutturduğu insanların istek ve arzularının ölçüleri belirlediği dünya görüşüne sahip olmaya; kendi toplumlarının veya başka toplumların insanlarından bir tekinin bile heder olmasına, kendine yazık etmesine seyirci kalmaya; başka devletleri sömürüp onların dertlerine bigane kalmalarına hayır. İslam bizim kadar onların da mevcut problemlerinin çözümünü içinde barındırıyor. Onlara benzemeye çalışarak onların da bu şansı kaybetmelerine sebep olma hakkımız yok.

Bu ülkenin yöneticileri yönetilenleri, amiri memuru, askeri sivili, köylüsü şehirlisi velhasılı herkes şunu iyice anlamalı, kafasının bir yerine yazmalı. Türkiye asla Batılı olamaz, olsa olsa iyi bir taklidi olabilir. Taklit de ne kadar iyi olursa olsun sonuçta bir taklittir, asıl değildir. Zira Batılılaşma hareketi, Batı düşüncesinin alternatifi olmayan tek düşünce ve buna bağlı olarak da Avrupa’nın rakipsiz olarak kabul edildiği o yıllara ait bir modernleşme projesi idi. Bu ülke onca zaman, insan ve kaynak israf edildiği halde sonuçta ne kendisi olabildi, ne de başkası. Bizim şartlarımız farklı derken bir doğru ifade ediliyor edilmesine amma uygulanan baskılara, uğranılan başarısızlığa kılıf aranmaya çalışıldığı da bir gerçek. Son tahlilde seviyesine ulaşmaya çalıştığı Batı ile arasındaki mesafe kapanmak şöyle dursun gitgide açılıyor, onların çekip çevirmesine, yönetip yönlendirmesine açık bir ülke olmaktan kurtulamıyor. Çağdaş uygarlığa ulaşmak diye yanlış, gereksiz ve ayağı yere basmayan bir hedef koyup, o dünyaya dahil olduğunda da sorunlarının çözüme kavuşacağı düşüncesi "balığın kavağa çıkması" kadar hayali bir düşünce.

Bunu bir ben söylemiyorum, karga da benimle hemfikir. "Siz insanlar arasında, benim "kekliği taklit edeyim derken, kendi yürüyüşümü unuttuğum", sesimle de "bülbülü taklit etmeye çalıştığım" yolundaki deyimler öteden beri söylenir durur. Hadi benim ki "karga aklı", ya sizin aklınıza ne demeli. Ben sesimle, yürüyüşümle başka kuşları taklit ederken, siz de her halinizle Batı-lı-yı taklit etmeye çalışıyorsunuz bir-iki yüzyıldır. "Onlar, siz her halinizle onlardan razı olmadıkça(onlara benzemedikçe) sizden razı olmayacaklarına" (Kur’an; 2/120) ve sizin de asla onlardan olamayacağınıza, olsanız olsanız iyi bir "taklit" olabileceğinize, giderayak kendinizi bile unutup kendinizden başka her şeye(belki de bir kuşa) benzeyeceğinize göre sizdeki akıl, ne aklı ola acep? "Kılavuzu karga(Batı-l) olanın burnu pohdan çıkmaz" atalarsözünü biz "kargalar bile bilirken" siz  bilmiyor musunuz?".

Gittim, Batılılaşma-çağdaşlaşma taraftarlarının hayalini kurup ulaşmak istedikleri yeri gördüm ve geldim. Katılırsınız katılmazsınız benim gözlemlerim, kanaatlerim böyle. Fırsat olsa da bu ülkenin insanları oraları görebilseler. "Varılmak istenen yer burası mı" diye  kendilerine  bir sorabilseler. "Dışardan baktım yeşil türbe, içine girdim estağfirullah tövbe" deyip demeyeceklerine bir baksalar. Şahsım adına şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, her iki dünya ayrı olup bu iki dünyayı aynılaştırmak, ikisinin bir ve beraber olabileceğini söylemek olmayacak duaya amin demek gibi bir şey. Kaldı ki olabilecek duaya amin demek varken buna gerek de yok zaten.

Allahım, bizi müslüman olarak yaşat, müslüman kardeşlerimizle kalplerimizi birlikte kıl ve canımızı müslüman olarak al. (Kur’an; 3/102,103,193)

Amin. 

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin