|
Ayrı Dünyalar
Arif KAYA
UZAKTAN
KULAĞA HOŞ GELEN DAVULUN SESİ...
Türkiye, kara
sevdalı bir aşık gibi hala AT’ın(Avrupa Topluluğu)
kapısından içeri buyur edilmeyi bekleyedursun, ben
Osmanlı torunu bir Türk olarak ata atlayıp Viyana’yı 3.
kez kuşatmaya bile gerek kalmadan demir kanatlı kuş ile
seyr-ü sefer eyleyip o kapıdan içeri girdim.
Güneşin
yükseldiği Doğu’dan, resmi ideolojinin okulları vasıtası
ile tornadan geçirip "düzene uygun" hale getirmeye
çalıştığı kafalarımıza yıllardır şişirircesine "çağdaş
uygarlık düzeyi" olarak anlattığı muasır medeniyet
kulübüne dahil ülkelerden birine gittim. Hani şu "kaf
dağının ardındaki masal ülkesi" diye bahsedilen ve bu
ülkede "devrim, darbe, muhtıra, süreç, bildiri" dahil
her bi şeyin uğruna, toplumun o yöne yönlendirilip, o
çizgiden sapmaması amacıyla yapıldığı Batı’ya ulaşıp o
dünyayı dünya gözüyle görebilecektim sonunda. Nihayet
ben de fakülte yıllarında bazı hocalarımızın
yurtdışındaki günlerine ait anılarını anlatmaya
başlarken kullandıkları "-Ben ...... de/da iken..."
ibaresiyle söze başlayıp "-Biz adam olmayız azizim,
onlar aya biz yaya" diye sözü bağlayarak hava atıp caka
satabilecektim.
Ne yalan
söyleyeyim şimdilerde ana okullarında, eskilerde ise
orta öğrenimle birlikte verilmeye başlanan ve üniversite
yıllarında da sürdürülmesine karşın ne hikmetse bi türlü
iki kelam edecek kadar bir Allah’ın kulunun öğrenemediği
üç çağdaş(!) dilden birine ait yetersizliğim, doğrusu
beni epey endişelendiriyordu. Yüksek öğretimle ilgili
kurulun milli güvenlikle ilgili kurulu, ulusal güvenliği
yakından ilgilendiren yurtdışı görevlendirmeler
konusunda bilgilendirdiği ama her türlü maddi desteği
esirgediği sevgili ülkemde, buna bir de günden güne
ağırlaşan ekonomik problemleri ekleyiverin. Hülasa
iyi-kötü kahrına cefasına alıştığımız ve her geçen gün
"Allah’ım sen aklıma mukayyet ol" diye dua ettiğimiz bu
ülkeden ayrılmak kolay olmadı hani.
Lafı
uzatmayalım "Ya Allah, Bismillah" diyerekten, dolar
engelini de aşaraktan vardım dayandım Avrupa’nın
kapısına. Çok çok uzaklarda, taa dünyanın öbür ucunda
olan bir başka masal ülkesinin yörüngesinde olup onun
küçüğü olmaya çalışsak da; "yeni dünya"daki macera dolu
o ülkeyle maceradan maceraya atılsak da; "Avrupa!
Avrupa! Duy sesimizi. Bu gelen Türk oğlu Türk’ün ayak
sesleri" diye nara ataraktan Batılılaşma
sevdamızın(bazıları ihanet diyo) ilk göz ağrısı olan bu
"eski dünya"ya "günaydın" dedim.
Derken
efendim şu masal dünyasını bir dönüp dolanayım diye,
ayağımda demir çarık, elimde demir asa yola düşüp az
gidip uz gittikten sonra, garip Anadolu’nun gariban bir
bozkır çocuğu olarak, şairin deyimiyle viraneleri
görmeye alışkın olup da kaşaneleri görünce, anladım ki
köyden inmişim şehire, şaşırıverdim birdenbire. Aklımı
fıydıttırıverecektim gı. Yazın tozdan, kışın çamurdan
geçilmeyen şehirlerin sokaklarında gezinmeye alışkın;
gecekondulaşma, altyapı hizmetlerinin yetersizliği,
çarpık kentleşme, betonlaşma, trafik karmaşası, çevre
kirliliği ve daha binbir sorunla boğuşmaktan şaşkın biri
olarak, bir belediyenin bir beldeyi her yönüyle nasıl
imar ettiğini, sorunları neredeyse tümüyle çözüp şehrin
her köşesine mührünü vurduğunu dünya gözüyle bi kerecik
görebilme bahtiyarlığına eriştim. Tek cümleyle
özetlersem tarihi ile bugünü buluşturmuş; elektrik,
telefon dahil yeraltında olup altyapı sorunu olmayan;
temiz, gürültüsüz, yeşile ve çiçeklere bezenmiş; ne
tümsek ne de çukur olmayan yolları, kaldırımları ile
trafik, otopark sorunu olmayan; binlerce olduğu halde
başıboş bir tane bile köpeğin olmadığı; sorunların
olabildiği ölçüde en aza indirgendiği bir şehircilik.
Sakinlerinin sükunet içinde, sorunlardan uzak
yaşayabilecekleri, gezebilecekleri dört dörtlük bir
şehir. Böyle bir şehirde ister kadın olun, ister çocuk
olun, ister yaşlı olun, ister bedensel engelli olun her
şey size yani insana göre düşünülmüş, kolaylaştırılmış.
Belediyecilik konusunda bu ülkede bir benzerinin
olmadığını, bu gidişle bu kafayla da kolay kolay
olamayacağını not ederek şehir ve şehircilik konusunda
haklarını teslim ettiğim için daha fazla anlatıma lüzum
görmüyorum. Yalnız şehirler değil köylerinin dahi bizim
Anadolu’daki köylerle isim benzerliği dışında hemen
hemen hiçbir benzerliği yok. Bir köyün, bir kasabanın,
bir şehrin ve giderek bir ülkenin her karış toprağının
nasıl değerlendirilip bayındır hale getirildiğini,
yerinde görmeden, incelemeden anlamanın imkanı yok.
Mekana ait gördüklerimizi kısaca naklettikten sonra
bulunduğumuz süre içerisinde gördüklerimiz,
yaşadıklarımız çevresinde Batılı düşüncenin ve hayat
tarzının arka planını anladığımız ve dilimizin döndüğü
kadarıyla anlatmaya çalışalım dilerseniz.
"İlm’el
yakin"den "ayn’el yakin"e terfi...
Hem ziyaret
hem ticaret misali, mesleki bilgi ve görgümü arttırmak
için gitsem de, şehri ve şehrin insanlarını tanımak için
her fırsatta dışarı çıkıp ".......kazan, ben kepçe"
ayaklarıma kara sular ininceye kadar dolaştım. Dil
yetersizliğim nedeniyle ne yazık ki o kültüre ait
insanlarla fazla diyalog kurma imkanım olmadı. Fakat bir
zamanlar yedi düvele karşı savaş vermiş ve çok geçmeden
de yaşanılmaz hale gelmiş/getirilmiş topraklarından iş
bulmak, yüksek öğrenim yapmak veya daha başka sebeplerle
yedi iklime dağılmış bu toprağın insanlarından bir
şeyler öğrenme imkanım oldu.
Uzunca bir
süredir zihnim Batı düşüncesi ve Batılılaşma serüveni
ile alakalı konularla meşgul idi. Yıllarca okuyup
düşünerek, dinleyip seyrederek ulaştığım bilgileri test
etme, değerlendirme imkanına kavuşmuştum. Okulda,
medyada, sinemada, devlet erkanının nutuklarında anlata
anlata bitirilemeyen dünyanın eşiğinde değil içinde idim
artık.
Önce size
şehrin sokaklarını arşınlarken gözüme takılan ve aklımda
kalan "sokaktaki insan manzaraları"ndan birkaçını tasvir
etmeye çalışayım.
Kilisenin
kapısında elinde şarap şişesi, yüksek sesle kendi
kendine bir şeyler konuşan, kimsenin kendisiyle
ilgilenmediği ihtiyar adam; gündüz veya yağmurlu bir
gecenin geç vakitlerinde köprü üstünde veya şehrin
değişik mahallerinde çoğu eski Doğu Bloku’ndan gelmiş,
müşteri(!) bekleyen kadınlar; insanların gelip geçtiği
bir yol kenarında enjektörü, çakmağı yanı başında olduğu
halde, aldığı uyuşturucunun etkisiyle kendinden geçmiş
genç adam; katedralin önündeki meydanda kendi aralarında
eğleşip vakit geçiren punkçu, hevi metalci ve ayrıca
sokak ortasında, kanal etrafında, parklarda, meydanlarda
içip eğlenen, sarmaş dolaş olan gençler; önündeki kağıda
"yaşamak için" yazıp yanında köpeği ile, kitap okumakta
olan dilenci; üstünde yırtık pırtık bir elbise, başında
eski püskü bir kasket, sırtında üzerinde çeşitli
batıbesk sözler yazılı gitarı ile kah dilenip kah çöp
kutularını karıştıran, yerde bulduğu yarısı içilip
atılmış sigarayı alıp keyifle tüttüren zavallı adam;
kanal boyunda veya şehrin muhtelif yerlerinde sabah
akşam mütemadiyen içen, orada burada sızıp kalan
sarhoşlar; siyah elbiseleri ve siyah fötr şapkaları ile
ailecek veya oğulları ile gezintiye çıkmış yahudiler ya
da ne zaman görsem devamlı cep telefonuyla konuşan bir
yahudi; kanal kenarındaki bankta arada bir çantasındaki
şarap şişesinden bir-iki yudum alıp sigarasının dumanını
savurarak gözleri uzaklara dalıp gitmiş genç kadın;
yanında gezdirdiği köpeği kaldırımın üzerine ihtiyacını
giderince taşıdığı poşeti ters çevirerek onu içine alıp
temizleyen kadın; bisikletinin arkasındaki sepet kısmına
küçük çocuğunu yerleştirip bisikletle şehirde gezintiye
çıkmış anne veya babalar; parkta yatalak annesini hava
almaya çıkarmış oğul ve yine parkta zihinsel özürlü
oğullarının elinden tutup dolaştıran anne-baba; ve
ilaahir...
Batı
medeniyeti laik bir yapıya sahip olmasına rağmen yine de
Hıristiyan-Yahudi kaynaklı ve Grekoromen(eski Yunan ve
Roma) temelli bir karaktere sahiptir. Ve bu kültürün
insan ve toplum hayatına yansıyan en belirgin yönü dünya
hayatını eksen almasıdır. Kıtasından çıktığı günden beri
yüzyıllarca bütün dünyanın insan, yeraltı ve yerüstü
zenginliklerini yağmalayan Avrupa, sömürdüğü toprakları
bir sürü sorunla başbaşa bırakarak kıtasına geri
döndüğünde-dönmek zorunda kaldığında sömürgecilikten
elde ettiği serveti akıllıca kullanarak köyleri,
şehirleriyle tüm kıtasını sorun çıkmadan yaşayabileceği,
insan ve tabii kaynaklarını yağmaladıkları ülkelerin
insanlarının dahi imreneceği, gelmek isteyeceği şekilde
imar etti. Dini değil de dünya hayatını "zorlaştırmayın,
kolaylaştırın; nefret ettirmeyin, sevdirin" ilkesi
uyarınca düzenleyen Batılıların, dünya hayatını doyasıya
yaşayabilmeleri için eğitimden sağlığa, ekonomiden
yaşadığı yerin sorunlarına kadar çözmesi gerekirdi.
Nitekim de öyle yaptılar. Toplumun hemen her kesimine
sağlık, eğitim ve çeşitli sosyal güvencelerin sağlandığı
o ülkede işsizlik maaşı ve asgari ücretin her ikisi de
yaklaşık altıyüz $’ın üzerinde idi. Ayrıca faiz oranları
ve enflasyon % 3-4 gibi ihmal edilecek oranda düşüktü.
Paradan para kazanma, kısa yoldan köşeyi dönme,
üretmeden tüketme anlayışının kötü görüldüğü Batı
toplumunda çok değil ama verimli ve disiplinli
çalışıldığı bir gerçek. Ürünlerini şehirdeki günübirlik
pazarda satıp yanında taşıdığı yazar kasadan anında
fişini veren köylü; belediyenin şehrin her tarafına
koyduğu kullanılmış kağıt, karton, cam ve plastik şişe
kumbaralarına bunları biriktirip atan şehirli; bu ülkede
dört-beş kişinin yaptığı işi neredeyse tek başına
dinlenmeden büyük bir aşkla yapan profesör; insanı için,
insana dair ne türlü hizmet varsa düşünmüş,
gerçekleştirmiş ve halen de devam eden bir belediye ve
devlet.
Kendi
ülkelerinde, kendilerine uygun bir sistemi oturtmuş ve
işletmeye çalışan Batılı ülkelerin özellikle kendi
kültürlerine yabancı ülkelere nasıl muamele ettiklerini
ise izah etmeye gerek yoktur sanırım. Sömürgecilik
iliklerine kadar işlediği için dünyaya hala efendi-köle,
sahip-parya bağlamında bakıyorlar. Batı ile ilgili
düşüncelerimde esas olarak yanılmadığımı müşahade ettim.
Gidip görmeden önce serdettiğim şu kanaatlerim
değişmedi, şimdi de altına imzamı atarım. "Asla ait
olmadığımız ve olamayacağımız bir dünyaya adapte olmak,
onun çekip çevirdiği, itip kakıp horladığı bir üyesi
olmak yerine; kendimize ve Allah’a (O’nun bizim için
seçip beğendiği ve razı olduğu din-İslam-e) güvenip
dayanarak, etrafımızdaki komşularımızla ve ait
olduğumuz dünyadaki insanlarla işbirliği yaparak,
devletle millet arasındaki ayrılık-gayrılıkları
gidererek çözemeyeceğimiz sorunumuz yoktur."
Hayatı
yaşamak ya da hayat...gerçek...
İğneden
ipliğe binlerce çeşit ürünün bulunabildiği, şehrin hemen
dışında bulunan devasa alışveriş merkezlerinden birinin
poşetinin üzerinde yazıyordu yukarıdaki ibare. Gençlerin
çeşitli hizmetler vaat edilip "İsa seni seviyor"
şeklinde şehrin değişik yerlerindeki panolara ilan
verilerek, genç-yaşlı diğer insanların da org konseri
benzeri faaliyetlerle kiliselere çekilmeye çalışıldığı
bir ortamda "dünya hayatı" debdebesi, hemen
ulaşılabilirliği ve tüm çekiciliği ile ortada durmakta
idi. Katedral, kilise ve şapeller boş, loş, ıssız ve
sessiz iken; onların duvarlarının dışındaki dünya
alabildiğine dolu, kıpır kıpır ve cıvıl cıvıl idi.
Teşbihte hata olmazmış görenler daha iyi bilir; sanki
Ankara’daki Kocatepe camisinin içi-avlusu ile altındaki
alışveriş merkezinin çarpıcı, düşündürtücü farklılığı
gibi. Müsaadenizle şehrin tam kalbinde yer alıp diğer
bir simgesi olan katedralinden de birkaç cümleyle
bahsetmek istiyorum. Katedralin iç ve dış duvarları
yüzlerce heykel ve resimle dolu olup inanılmaz bir taş
işçiliği göze çarpıyordu. Katedrali dikkatlice gözden
geçirdiğimde insanoğlunun tarih boyunca ortaya koyduğu
mimari eserlerin en güzellerinin inancından esinlenerek
yaptıkları olduğunu bir kere daha anladım. Fakat
mabeddeki(katedraldeki) bu aşırı görsellik ve ihtişam,
abd’in(kul’un) mabudunu tefekkür etmesine, ibadetine
mani oluyor bana göre. Dikkatimi çeken ve dikkatinize
sunacağım iki ayrıntı daha. Katedralin bir nevi müze
gibi olan kısmında yer alan bir tabloda anadan üryan
kadın ve erkeklerin topluca resmedilmesi ve ana
sütunların birindeki bir levhada yazılı "Amerikan
askerleri özgürlük için burada canlarını verdiler"
yazısı. Din(inanç) kamusal alandan, toplum ve devlet
yaşamından ırak olunca(laiklik); ölüm sonrası düşüncesi
de insanların zihninden, gündeminden
uzaklaşınca-uzaklaştırılınca(sekülarizm); geriye
cumhur’un/demos’un kendi başının çaresine bakması, oyun
ve eğlenceden ibaret olan dünya hayatına razı olup onu
gönlünce yaşaması kalıyordu.
"İki dünya"da
anlayış, felsefe ve kültürün farkli olduğuna dair
tespitime, o dünyadaki şu izlenimlerimi okuduğunuzda
eminim siz de bana hak vereceksiniz. Bir fakültenin
mensuplarının yemek yedikleri yerin duvarları
pornografik çizimlerle kaplı idi; yine aynı yerde öğle
yemeklerinde isteyenler için alkollü içkiler mevcuttu;
hoca-asistan ilişkisi bir üst-ast ilişkisi gibi değil
iki arkadaş ilişkisi gibi olup çalışma hayatında dış
görünüş(kılık-kıyafet) dikkate alınmayıp bilgi, beceri
yani keyfiyet ölçüt olarak alınıyordu; hiçbir dilenci,
hiçbir esnaf sizi rahatsız etmediği gibi satılık her
ürünün fiyatı üzerinde olup pazarlık pek söz konusu
değildi; sabahları, akşam üstleri ya da hafta sonları
insanlar köpeklerini gezdirmeye çıkarıyordu( ha bu arada
unutmadan söyleyeyim, alışveriş merkezlerinde kedi-köpek
ihtiyaçları için büyük reyonlar vardı, belediye onların
ihtiyaç gidermeleri için şehrin değişik yerlerinde özel
yerler yapmasına rağmen sokaklar dikkat etmezseniz
üzerine basabileceğiniz köpek pislikleri ile dolu idi);
yaşı ne kadar ileri olursa olsun kadın-erkek herkes
hayata dört elle sarılmış, yürüyüşe çıkıyor, koşu
yapıyor, bisiklete biniyor, fiziksel bakımlarını ihmal
etmiyorlardı; esnaf yaz aylarında dükkanına kilit vurup,
vitrinine de yazarak yıllık izne çıkıyordu; pazar
günleri büyük alışveriş merkezleri kapalı idi; ne korna
çalan, ne bağırıp çağıran, ne gürültü patırtı, ne kavga,
tam bir sessizlik; her yerde sarı, siyah, beyaz ırktan,
değişik milliyetlerden ve dinlerden bir sürü insan.
Tek gaye, tek
gerçek dünya hayatını alabildiğine yaşamak olunca
insanın yaratılıştan gelen bedeni ihtiyaçları da
alabildiğine abartılı bir şekilde doyurulma yoluna
gidiliyor. Son tahlilde bu durum doyumsuzluğa,
huzursuzluğa kapı aralamakta. "Allah’tan korkma ve
kuldan utanmanın" büyük ölçüde rafa kaldırıldığı bir
ortamda ölçüler değişmekte, ölçüler hani şu eski Yunan
efsanesinde Olimpos dağında oturan tanrılardan ateş
çaldığı söylenen Promethe benzeri, yaratıcıyı göklerin
ilahı ilan ederek yeryüzünde özgürlüğünü ilan eden
insanların "istek ve arzuları"na göre belirlenmekte.
Kadınların,
kızların bırakın evlerinde oturmayı, evlerindeki
kıyafetleri ile hatta yer yer neredeyse yatak odası
kıyafetleriyle sokaklarda gezdikleri; gençlerin
kızlı-erkekli sokak ortasında, parklarda sarmaş dolaş
olduğu; alkollü içkilerin neredeyse her yerde su gibi
içildiği; kadın-erkek yoğun bir sigara içiminin olması
bir yana(yerler izmarit dolu idi) uyuşturucuların
rahatlıkla alınabildiği; çıplaklığın neredeyse her yerde
her şeyde sereserpe sergilendiği; şehrin merkezinde ve
değişik yerlerinde seks shop(dükkan)ların bulunduğu;
cinsel sapıklıkların her türlüsüne yol verildiğinden
aile kurumunun ciddi bir sarsıntı geçirdiği;
sıradışılığın sıradan hale geldiği; değişken olmayıp
sabit kalan fazla bir şey kalmadığından tutunacak dalın
fazla kalmadığı bir dünya.
Zevk-i
sefanın, lüks ve tatlı hayatın öncelendiği bu dünyadaki
insanların büyük çoğunluğunun kulaklarının dünyanın
büyük çoğunluğunun yaşadığı diğer kısımlarındaki
sorunlara sağır kaldığı da bir gerçek. Hatta o insanlar,
onlarla aynı ülkede ve aynı şehirde olsalar bile.
Pahalı parfümeri ürünlerinin satıldığı bir mağazada
etrafı gözleyip göz kulak olan siyah takım elbiseli,
siyah gözlüklü siyahi adamlar; incik boncuk, ıvır zıvır
şeyler satarak üç beş kuruş kazanmaya çalışan kara
derili insanlar; vücutlarını satarak o toplumda
tutunmaya çalışan çoğu eski Doğu Bloku’ndan gelmiş
kadınlar; gözlerden ırak parklarda, şehrin kenarlarında,
harap binalarda yaşamaya çalışan sığınmacılar;
baskıların, işsizliğin, sefaletin, umutsuzluğun kol
gezdiği ülkelerden gelip gecesini gündüzüne katarak çoğu
zaman onların yapmaktan kaçındığı çeşitli işlerde
çalışarak insanca yaşamaya çalışan insanlar ve
kendilerinden bile olsa sarhoşlarıyla, dilencileriyle,
uyuşturucu kullananlarıyla, toplumun içinde fakat aynı
zamanda dışında yaşayan gençlik gruplarıyla madalyonun
öbür yüzündeki dünya.
Her şeyin
insan için, insanın rahatı, refahı için düşünülüp
özgürlük adına ferdiyetçiliğin kışkırtıldığı bir dünya.
Uzun lafın kısası dünya hayatına razı olup onu bir
başkasının özgürlük alanını ihlal etmeden, ne pahasına
olursa olsun her yönüyle yaşamaya çalışanların dünyası.
Olmayacak
duaya amin demek...
Coğrafi,
tarihi, dini, kültürel açılardan ortak özellikler
taşıyan Avrupa bir ve birlik olma yolunda hızla yol
alırken, ulusal sınırlar sembolik hale gelip kalkarken
başka yerlerden başka başka sebeplerle gelmiş insanlar
da yaşamakta oralarda. Bir zamanlar "saldım çayıra,
Mevlam kayıra" anlayışıyla yaban ellere gönderdiğimiz
insanımız diyar-ı gurbette kimliklerini korumak, o
dünyada kaybolup gitmekten korunmak için birbirlerine ve
inandıkları değerlerine sarılma ihtiyacı duydular.
Buralarda kaybolmaya yüz tutan, farkında olunmayan nice
bizi biz yapan değerler, oralarda yeniden keşfedildi,
değer kazandı, camiler bile hayatın merkezinde olup asli
fonksiyonlarını yeniden kazandılar. Buralarda sistem
tarafından değer verilmeyip görmezlikten gelinen bu
insanlarımız hem döviz getirirler, hem de çağdaşlaşırlar
ümidiyle oralara gönderilmişti. Fakat onların hesap
etmediği gelişmelere sahne oldu yurt dışına göç
hadisesi. Bu konu başlı başına geniş bir konu. Bu
nedenle bir-iki gözlem aktarıp kapatalım bu bahsi.
Avrupa
nezdinde "Türklük ve Müslümanlık" ele alınırken aradaki
"ve" kaldırılıp aynı olarak müteala ediliyor. Hemen
hemen her şeyin değişip başkalaştığı o farklı dünyada da
bu ülkenin insanları maalesef buradaki gibi orada da
farklı gruplarda, farklı yerlerdeler. Kaç neslin doğup
büyüdüğü o topraklara başlangıçta geçici kaydıyla
gidenler, şimdilerde kalıp yerleşmenin hesabını
yapıyorlar. Hele geldikleri topraklardaki siyasi,
sosyal, ekonomik, kültürel açıdan kötüye gidiş,
cumhur’dan gitgide uzaklaşıp bağını neredeyse koparan
cumhuri idarenin varlığının dayanılmaz ağırlığı,
gurbetçilerin "gurbet ellerini mesken tutma, görüp
oraları buraları unutma" düşüncelerini kuvveden fiile
çıkarmaları için zorluyor adeta. Ve buradaki kötü durum
aynı zamanda onların orada kalmalarının, yerleşip o ülke
vatandaşlığına geçmelerinin bahanesi, rahatlatıcı nedeni
oluyor bir bakıma. Bu ülkenin kurtarıcıları(!) ülkeyi
kurtarma düşüncesinden vazgeçmedi ama her türlü baskıdan
bunalan insanları kurtulma umudundan vazgeçip çareyi
başka ülkelere gidip yerleşmekte aramaya başladı bile.
Hal böyle iken zaten bir başka ülkede olanlar da dönme
düşüncesinden yavaş yavaş vazgeçiyorlar. Bedeni bu
ülkede, kafası ve kalbi o topraklarda olan insanların
aksine, bedeni o topraklarda kafası ve kalbi bu
topraklarda olan bu ülkenin öz evlatları dillerinden bu
ülkeyi düşürmüyorlar, iyi haberlerle sevinip kötü
haberlerle üzülüyorlar.
Asla ait
olmadığımız-olamayacağımız o dünyaya dahil olmaya,
parçası olmaya uğraşmak yerine coğrafi, dini, tarihi,
kültürel açıdan ait olduğumuz dünyaya dönmeliyiz
yüzümüzü, yönümüzü. Batı’yla diyaloğa; onların sahip
olduğu birikimden faydalanmaya; inancımıza ters düşmeyen
noktalarda işbirliğine evet, fakat onlar gibi yalnızca
dünya hayatına razı olmaya; Allah’ı unutan ve Allah’ın
kendilerini kendilerine unutturduğu insanların istek ve
arzularının ölçüleri belirlediği dünya görüşüne sahip
olmaya; kendi toplumlarının veya başka toplumların
insanlarından bir tekinin bile heder olmasına, kendine
yazık etmesine seyirci kalmaya; başka devletleri sömürüp
onların dertlerine bigane kalmalarına hayır. İslam bizim
kadar onların da mevcut problemlerinin çözümünü içinde
barındırıyor. Onlara benzemeye çalışarak onların da bu
şansı kaybetmelerine sebep olma hakkımız yok.
Bu ülkenin
yöneticileri yönetilenleri, amiri memuru, askeri sivili,
köylüsü şehirlisi velhasılı herkes şunu iyice anlamalı,
kafasının bir yerine yazmalı. Türkiye asla Batılı
olamaz, olsa olsa iyi bir taklidi olabilir. Taklit de ne
kadar iyi olursa olsun sonuçta bir taklittir, asıl
değildir. Zira Batılılaşma hareketi, Batı düşüncesinin
alternatifi olmayan tek düşünce ve buna bağlı olarak da
Avrupa’nın rakipsiz olarak kabul edildiği o yıllara ait
bir modernleşme projesi idi. Bu ülke onca zaman, insan
ve kaynak israf edildiği halde sonuçta ne kendisi
olabildi, ne de başkası. Bizim şartlarımız farklı derken
bir doğru ifade ediliyor edilmesine amma uygulanan
baskılara, uğranılan başarısızlığa kılıf aranmaya
çalışıldığı da bir gerçek. Son tahlilde seviyesine
ulaşmaya çalıştığı Batı ile arasındaki mesafe kapanmak
şöyle dursun gitgide açılıyor, onların çekip
çevirmesine, yönetip yönlendirmesine açık bir ülke
olmaktan kurtulamıyor. Çağdaş uygarlığa ulaşmak diye
yanlış, gereksiz ve ayağı yere basmayan bir hedef koyup,
o dünyaya dahil olduğunda da sorunlarının çözüme
kavuşacağı düşüncesi "balığın kavağa çıkması" kadar
hayali bir düşünce.
Bunu bir ben
söylemiyorum, karga da benimle hemfikir. "Siz insanlar
arasında, benim "kekliği taklit edeyim derken, kendi
yürüyüşümü unuttuğum", sesimle de "bülbülü taklit etmeye
çalıştığım" yolundaki deyimler öteden beri söylenir
durur. Hadi benim ki "karga aklı", ya sizin aklınıza ne
demeli. Ben sesimle, yürüyüşümle başka kuşları taklit
ederken, siz de her halinizle Batı-lı-yı taklit etmeye
çalışıyorsunuz bir-iki yüzyıldır. "Onlar, siz her
halinizle onlardan razı olmadıkça(onlara benzemedikçe)
sizden razı olmayacaklarına" (Kur’an; 2/120) ve sizin de
asla onlardan olamayacağınıza, olsanız olsanız iyi bir
"taklit" olabileceğinize, giderayak kendinizi bile
unutup kendinizden başka her şeye(belki de bir kuşa)
benzeyeceğinize göre sizdeki akıl, ne aklı ola acep?
"Kılavuzu karga(Batı-l) olanın burnu pohdan çıkmaz"
atalarsözünü biz "kargalar bile bilirken" siz bilmiyor
musunuz?".
Gittim,
Batılılaşma-çağdaşlaşma taraftarlarının hayalini kurup
ulaşmak istedikleri yeri gördüm ve geldim. Katılırsınız
katılmazsınız benim gözlemlerim, kanaatlerim böyle.
Fırsat olsa da bu ülkenin insanları oraları
görebilseler. "Varılmak istenen yer burası mı" diye
kendilerine bir sorabilseler. "Dışardan baktım yeşil
türbe, içine girdim estağfirullah tövbe" deyip
demeyeceklerine bir baksalar. Şahsım adına şunu
rahatlıkla söyleyebilirim ki, her iki dünya ayrı olup bu
iki dünyayı aynılaştırmak, ikisinin bir ve beraber
olabileceğini söylemek olmayacak duaya amin demek gibi
bir şey. Kaldı ki olabilecek duaya amin demek varken
buna gerek de yok zaten.
Allahım, bizi
müslüman olarak yaşat, müslüman kardeşlerimizle
kalplerimizi birlikte kıl ve canımızı müslüman olarak
al. (Kur’an; 3/102,103,193)
Amin.
© 2002 İktibas
|